happiness is only real when shared...
12 Şubat 2013 Salı
2012'yi değerlendirmece
Biliyorum çok gevşeğim, uzun zamandır oturup da buraya bir şey yazmıyorum, oysa ki şöyle bir düşündüm de 2012'de neler yapmışım neler. Yeni yıla evde girmeyelim ya çok güzel olur diyerekten fırsat yakaladık ama Ortaköy'deki mekanda yarım saat kalıp hüsranla eve dönmüştük. Böyle geçmedi ama çok şükür yıl :) Kendimi akademik kariyere vereyim dedim :P Sakarya da uzaktan eğitim yüksek lisansına başladım. (Dip Not: ortalamam sıfır) Şubat da şirketçe Antalya'ya gittik, baya iyi motivasyon olmuştu. Mart'da yeğenim Çağan oldu, Samsun'a gittim. Ondan sonra yine Mart'da Viyana, Prag, Budapeşte ve Bratislava turuna gittik Gözde ve Ersin ile. Budapeşte number one ;) Nisan ayında da hayatımı kökten değiştirecek, tükürdüğüm şeyleri yalatacak olan aşkım ile tanıştım :) Beraber gittiğimiz ikinci konserde artık sevgiliydik :) Beraber o kadar çok şey yaptık ki, entel bir çiftdik resmen. Tiyatrolar, sinemalar, müzikaller, konserler, operalar, festivaller, şenlikler, piknik, günü birlik tatiller, yurt dışı tatilleri... Hepsi çok güzel ve hepsinin yeri benim için çok ayrı. Ağustos'da 8 kişilik üniversite tayfası ile Kiev'e gittik. Ekim'de aşk, Gözde ve Pınar ile 8 günlük İtalya maceramız oldu. Kasım'da aşk ve Pınar ile Atina'ya hafta sonu kaçamağına gittik. Aralık'da da şirket Lisbon'a konferansa gönderdi, ben biraz daha kaldım, aşk da geldi 3 gün de onunla kaldık. 2012 yurt dışı maceralarım özetle 8 ülke, 12 şehir. Pegasus sponsorluğunda İzmir'e de baya bi gittim 2012'de :) 2012 iş bakımından da çok yoğun geçti ama başarılı bir yıl oldu. Biraz geç oldu sanki ama 2013'ün ben ve herkes için başta sağlıklı olmak üzere, mutlu, başarılı, bol gezmeli, bol paralı olmasını diliyorum. Subhaneke dinimiz amin...
27 Kasım 2012 Salı
Hayalimdeki Aşk
Not: Öncelikle filmin çoğunu anlatmış olabiliriz :)
Filmekimi'nde "Hayalimdeki Aşk" olarak izleyip sevgilimle çok beğendiğimiz, orijinal adı "Ruby Sparks" olan film.
Film, gerçek hayatta da sevgili olan iki ana karakter üzerinden yürüyor Calvin (Paul Dano) ve Ruby (Zoe Kazan) :)
Calvin; ki kendisi, kariyerinin başlangıcında olmasına rağmen ilk romanıyla başarıya ulaşmış, kendine güvensiz, asosyal, terk edilmiş ve kendini en iyi yazarak ifade eden biri. Tüm bunları aşmak için psikolojik destek alan Calvin bir gün rüyasında bir kız görüyor ve bunu psikoloğuna anlatırken birden ilham geliyor ve Ruby isminde bir karakter yaratıyor. Calvin bir hafta sonra Ruby'yi mutfakta bulduğunda ise artık hasta olduğunu hayali insanlar gördüğünü sanıp verdiği tepkileri izlediğiniz sahnelerde gülmekten ölüyorsunuz :)) Kelimelerinin canlı ve nefes alan bir insana dönüşmesi Calvin’i hayrete düşürüyor. Ama hoşuna da gidiyor. Ancak hayallerde olabilecek bir kadını yaratıyor, istediği özelliği yazdığında Ruby o şekilde davranıyor.
Lakin gün geliyor ve her şey çok güzel giderken, Calvin'in suskunluğu, derdini anlatmaması zora sokuyor Rubby'i ve başka uğraşlar arıyor. Onu kaybettiğini anlayan Calvin, kelimelerin gücünü kullanıyor ve Rubby'i kendisine tapar hale getiriyor. Ama ne yapsa eskisi gibi olmuyor, o çizgiyi tutturamıyor çünkü sadece kendisini düşünsün ve yanından hiç ayrılmasın yazdığı zamanlarda Calvin'in tuvalete bile gitmesine izin vermiyor ve ağlamaya başlıyor. Bu sahnelerde insan gülse mi ağlasa mı karar veremiyor. Sevdiğini kendi elleriyle o hale getirip acı çektiren ama tüm bunları sadece hep onunla kalsın ve onu sevsin diye yapan Calvin, bir akşam Rubby'i onu terk etmek üzereyken, bu acıya katlanamıyor ve Rubby'e, o istemedikçe bunu yapamayacağını gösteriyor ki bence filmin zirve yaptığı ve en acı olduğu sahne bu.
Bundan sonra, kelimelerin sihriyle gelen ve özgürlüğüne kavuşup bilinmezliğe giden Rubby, yok oluyor. Diğer yandan Calvin yalnızlığına geri dönüyor; hem de salyaları akan, ağaca işeyen köpeği insanlar nasıl sevebiliyorsa, onu da kendi gibi her şeyiyle ve tüm kusurlarıyla seven birini bulmuşken.
Belki Ruby'i özgürlüğüne kavuşturduğu ve hatalarını gördüğü için, ikinci bir şans, Rubby'nin ta kendisi, bu kez yazmadan,kendiliğinden çıkıveriyor Calvin'in karşısına :)
Hepimiz bu kadar şanslı değiliz belki ve bence eğer sevdiğimizse karşımızdaki, her halimizle, açmalıyız içimizi ve "O" olduğu için sevmeliyiz, kıymetini bilip.
Unutmadan, little miss sunshine'ın yönetmeninin elinden çıkma bir film, tadlarının benzerliği ordan olsa gerek ;)
chakie & chakie'nin gelini :))
4 Ekim 2012 Perşembe
Önce Bir Boşluk Oldu Kalp Gidince Ama Şimdi İyi
Bu sözü 7 yaşında kalp nakli yapılan bir kız çocuğu söylemiş. Yönetmen Mehmet Ergen de bu sözden çok etkilenip oyuna bu ismi koymuş. Mükemmel bir oyun ve üst düzey oyunculuk. Oyuncular Esra Bezen Bilgin ve Güliz Gençoğlu. İkisi de ayrı ayrı çok iyiydiler. Esra Bezen Bilgin'i gözlerimizi kırpmaksızın, hayranlıkla izledik. Özellikle kusursuz aksanıyla gerçekten fevkalade bir performans sergiledi. O kadar doğal ve inandırıcı oynadı ki, gerçekmiş gibi izleyip etkilendik. Mimikler, vurgular, her şey her şey on numaraydı. Oyun değişik biraz. Tiyatroda flashback izledik, zamansal olarak ilk sahne ortada, ikinci sahne sonrası, üçüncü sahne de öncesini anlatıyordu. Oyunun konusu ise; fuhuşa zorlanan yabancı uyruklu bir kadının pezevengine aşık olması ve başına geleceklerden habersiz, doğacak çocuğuyla mutlu bir gelecek hayal etmesi. Her şeyin tersine dönüp, bu kadıncağızın özgürlüğüne kavuşmak için prezervatiflerin çetelesini tutması ve hiç doğmayan çocuğu için mayo çalması... İnsan tacirlerinin eline düşüp pasaportları ellerinden alınıp, evlerde kilitli tutularak fuhuşa zorlanan yüzlerce kadından yalnızca birinin hikayesiydi. Hep nataşa diye, kötü gözle ya da seks objesi olarak baktığımız kadınların da aslında içinde umutları, hayalleri ve devamında devasa hayal kırıklıkları olan insanlar olduğunu bu oyunla iyice anlıyoruz.
2 Mayıs 2012 Çarşamba
hayat kaçık bir uykudr
Veee beklenen albüm sonunda geldi. Dün gece arkadaşımın şarkıları gönderişiyle dinlemeye başladım şarkıları. Cumartesi günü de yeni albümün ilk konserinde canlı canlı dinleyecek olmak heyecanı sardı. Hepsi güzel ama şuan için en hoşuma giden parçayı paylaşmak istedim.
incecik ipleri vardı onu şimdilik hayata bağlayan
küçücük gözleri vardı ağladığında beni maviye boyayan
o hayatımın çocuk yanıydı beni sevdi benden çok
yaralarıma üfledi dudakları
beni öptü benden çok
çıkarıp küçük kalbinin yerine koydu
beni benden çok sevdi
kar gibi soğuk elleri vardı avuçlarında eriyip kaybolan
kızdığında dikenleri batardı öyle biriydi severken canımı yakan
o kalbimin çocuk yanıydı
beni sevdi benden çok çok
çok çok
çıkarıp küçük kalbinin yerine koydu beni benden çok sevdi
çıkarıp küçük kalbinin yerine koydu beni benden çok sevdi
1 Mayıs 2012 Salı
2 Nisan 2012 Pazartesi
eurotrip vol.1
![]() |
Meydan |
![]() |
St. Vitus Katedrali |
Komünizm zamanında insanları camdan falan atıyorlarmış sanırım(tam hatırlayamadım, zamanı sıkmış olabilirim :)) Charles Köprüsü'nü de baya beğendim, bir sürü figür vardı sağlı sollu, köprünün bekçileriymiş bunlar.
![]() |
Astronomik Saat |
![]() |
Kafka Müzesi |
![]() |
John Lennon Duvarı |
1 Nisan 2012 Pazar
eurotrip vol.0
Kasım sonu gibi Pegasus amcanın yaptığı indirim ile gitmeye nail olduğum evropa maceramızdan bahsetme zamanı geldi. 18 mart günü başlayan maceramız keşke hiç bitmeseydi :/ İlk olarak Ersin'in otobüsü kaçırmasıyla başlayan günümüzün ne aksiliklerle devam edeceğinden haberimiz yoktu maalesef :) Hava alanında check-in sırasında bir teyze cinnet geçirdi mesela. Gümrükten geçtik uçaklarımıza giderken Gözde'nin uçağının (Sun Express) rötar yaptığını öğrenince hafif moral bozuldu, ki ben yapacağına %100 emindim.(Sun Express sonuçta) Neyse Ersin ile ben Viyana'ya vardığımızda Pınar'dan gelen mesajla dumur olduk. Gözde'nin uçağı tam tamına 5 saat rötar yapmış. Prag'a gideceğimiz otobüse yetişeceği muallak, siz kendi başınıza gidin dedi. Neyse konuştuk, ettik, üzüldük falan. Sonra biz metro ile otobüsün kalkacağı yer olan Pratestern'e gittik. Gittik gittik ama otobüsün kalkacağı yeri bulana kadar da.. Biz Türkiye'den alışık olduğumuz otobüs firmasının yazıhanesini ararken meğersem sadece bir tabelanın olduğu duraktan binmemiz gerekiyormuş. Sağolsun, bir Türk arkadaşımız gösterdi. Elimizde bavullarla nerelere nerelere gittik, kaç kişiye sorduk kimse bilmiyor. Aradık şirketi anlaşamadık falan. Umutlar da tükendi. O Türk arkadaş da bilmiyordu ama tabelayı görmüş ve bizim için geri dönüp bizi o durağa götürdü. Milliyetçi olmanın kötü bir şey olmadığını o zaman anladım :) Neyse durağı bulmanın verdiği mutluluk ile artık yemeğimizi yiyebilirdik, Mc Donald's da yedik. Bu sırada Gözde'yi de arıyoruz ama. Nerede, bindi mi, yetişebilecek mi falan filan. Ama sürekli telefon kapalı, rahat 30-40 kere aramışımdır. Aklıma türlü türlü şeyler geliyor, uçak arızalıydı, sakın bir şey olmasın falan filan. Otobüsün kalkış saatine kadar yine elimizde bavullar, etrafı baya baya gezdik. Viyana'dan ilk izlenim, bu ne lan zilyon tane Türk var :) Otobüs geldiğinde durağa, dedik Gözde'siz gidiyoruz :( İçeride onu görünce, o my god çok sevindim bildiğin, merak ve kötü bir şey mi oldu ki korkusu hemen uçtu. Hanfendünün telefonu çekmiyormuş yurtdışında. Neyse işte sonrası 7 saatlik yol zaten. Şimdilik bu kadar ;)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)